Bir iş yapmak için neden yarını bekliyorsun. Bugün de dünün bir yarını değil midir. ÖMER HAYYAM

« Önceki |

19/11/2006

Suudilere özür borçluyuz


Çoğu kişi yakınır...
"Boğaz'ı mahvettiler."
"Beton yığınına çevirdiler."

Doğruluk payı vardır bu sözlerin.
Ama bunu söyleyene sorun...
"İster misin o evlerden birini?"
Yılışık bir gülümseme belirir yüzünde.
Yavşar.
"Tabii" der, "kim istemez ki."Gerçekten sahip olmayı bırakın...
Şaka yollu teklifte bile omurgalı durmayı beceremez.
Bakın daha dün...
"Suudiler, Mekke'deki Osmanlı kalesi Ecyad'ı yıkıyor" diye, dünyayı ayağa kaldırdık.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Kültür Bakanlığı, Suudi Arabistan'ı resmen kınadı.
"Ecdadımıza hakarettir" denildi.
"Türk milletine küfürdür" denildi.
"Siz nasıl müslümansınız... Kabe'yi korumak için o kalede can veren Türk şehitlerinden utanın" denildi.
Yetmedi...
İmza kampanyaları yaptık.
UNESCO'ya şikayet ettik.
Yetmedi...
TBMM'de gündeme getirdik.
Milletvekilleri ağzına geleni söyledi.
Nasıl yapacağını açıklamamakla beraber, "gökkubbeyi başlarına yıkarız" diyen bile oldu.
Yetmedi...
Suudi Arabistan'ın Ankara Büyükelçisi, Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı... Fırçalandı.
"Höt" falan denildi.
Dinlemedi tabii adam.
Ciddiye bile almadı.
Önce...
Türk düşmanı İngiliz ajanın Cidde'de oturduğu evi, restore etti... Kapısına da, "Bu ev, Türkler'e karşı bağımsızlık savaşı vermemize yardımcı olan Lawrence'in karargahıdır" plaketi astı.
Nispet yapar gibi.
Sonra...
Yıktı kalemizi.
Dozerle.
Yerine de binalar yaptı.
E bugün bakıyoruz...
O binalardaki dairelerden en çok kim satın almış, devremülk olarak?
Biz.
Bitirmeden ilave edeyim...
Bizim "hele bi yık" diye babalandığımız dönemde, Suudi yönetiminin sesi olarak bilinen Okaz gazetesi, şu manşeti atmıştı:
"Tarih bilinci hakkında konuşacak en son ülke, Türkiye'dir." Haklıymış Arap.
Ben kendi payıma, özür dilerim.

Yılmaz ÖZDİL:Sabah Gazetesi

28/10/2006

Bir İstiridye Masalı

Küçük bir istiridye yıllar boyu denizlerde dolaşmış. Balıklarla, bitkilerle ilgilenmiş. Kendisiyle de ilgilenilmesini çok istiyormuş, ama kimse onunla ilgilenmiyormuş.“Onun gibi binlercesi var” diyorlarmış, “hiçbir özelliği olmayan bir istiridye işte!...”
Burun kıvırıp yanından geçiyorlarmış. Günlerden bir gün şöyle papatya gibi açılmış yüzerken, bir minicik kum taneciği kaçmış karnına. Önceleri aldırmamış.”O küçümen şey bana ne yapabilir ki?” diye düşünmüş. Fakat zamanla karnı ağrımaya başlamış. O zaman anlamış kum tanesini küçümsemekle hata ettiğini. Anlamaya anlamış, ama iş işten de geçmiş. Çok uğraşmasına rağmen, minik kum tanesinden kurtulamamış. “O zaman ben de onunla birlikte yaşamayı öğrenirim” diye geçirmiş içinden, “artık o benim bir parçam.” Ne hayata küsmüş, ne gelecekten korkmuş, ne de umudunu yitirmiş, sadece sabırla ve özenle beklemiş. Gel zaman, git zaman, istiridyeciğin ağrıları artmış. Bazen dayanılmaz derecede ağrı duyuyor, göz yaşlarını tutamıyormuş. Sonunda istiridye dünyasının en meşhur doktoruna gitmeye karar vermiş. Doktor istiridyeciği iyi bir muayeneden geçirdikten sonra, bilgiç başını sallayarak gülümsemiş:
“İçinde bir inci oluşuyor” demiş.
“Kötü bir şey mi?” diye sormuş istiridyecik, üzgün bir sele.
“Aksine çok iyi bir şey” demiş doktor, “inci çok değerli bir maddedir. Onun sayesinde sıradan bir kabuk olmaktan kurtuldun, artık sen de çok değerlisin.”
İstiridyecik duyduklarına çok sevinmiş. Haftalardır ilk defa kendini mutlu hissetmiş. Evine dönmüş. İçeri girer girmez kapısı çalınmış. Bakmış karşısında iri bir istiridye:
“Sana dokunabilir miyim kardeş?” diye ricada bulunmuş, “şimdiye kadar inci taşıyan bir istiridyeye hiç dokunmadım da…”
İstiridyeciğin koltukları kabarmış: “Tabii dokunabilirsin” demiş.
Konuk istiridye karnına dokunmuş ve çok mutlu olmuş. “Keşke benim karnımda da bir inci olsa” diye yakınmış.
Ardından yaşlı bir istiridye gelmiş . Bir zamanlar karnında kocaman bir inci taşıdığını, insanların onu avladığını, karnındaki kocaman inciyi çaldıklarını, tekrar denize bıraktıklarını, yeni hayata alışana kadar çok çile çektiğini anlattıktan sonra,
“Kendine dikkat et, sakın inciyi kaptırma!” diye tembihlemiş.
Sonra çeşit balıklar, deniz yıldızları, deniz anaları gelmişler, incisini kutlamışlar…
Hatta içinde taşıdığı değerli incinin şerefine bir kutlama partisi teklif etmişler, ama istiridyecik olayın çok abartıldığını düşündüğünden kabul etmemiş.
Şimdi olayı baştan hatırlayalım:
İstiridyenin içindeki yeni oluşum (inci oluşumu) önce mimi minnacık bir kum tanesiyle başladı…
İstiridyenin içini acıttı. İstiridyecik acılara katlandı, dayandı; içindekiyle birlikte yaşamaya karar verdi ve emeğiyle, sabrıyla onu besledi, etrafını ördü…
İnciyi oluşturup olgunlaştıran, istiridyenin içinde gelişen yeni duruma dayanma kararlılığı, geleceğe güveni ve gelecekten umuduydu…
Sonuç olarak, istiridye, içindeki bir acıyı emeğiyle, çabasıyla, sabrıyla ve umuduyla bir tabiat harikasına dönüştürmüştü…
Biz de, kendi içimizde, önce bizi rahatsız eden yeni gelişim ve değişmelerden harikalar meydana getirebiliriz…
Bunun için kendimize sormamız gereken soru şu:
“Ben bir istiridyeden daha mı beceriksizim?”
Merak etmeyin: İstiridyeye “musahhar” olan “inayet”, bize de “musahhar” olacaktır.
Ve dert etmeyin: “İnci” li olanlar, sancılı olurlar.
Ne biliyorsunuz: Belki, bugün size acı veren sancılar büyük, toplumsal bir inciyi oluşturmaktadır?
Unutmayın: Hz. İbrahim ateşe atıldığında orada bulunan herkes onun yanıp kül olacağını umuyordu…
Unutmayın: Hz. Yusuf’u kuyuya atanlar, orada ölüp gideceğini düşünüyorlardı…
Unutmayın: Hz. Yunus’u denize fırlatanlar, özellikle koca bir balık tarafından yutulduğunu gördükten sonra, ondan kesinlikle kurtulduklarına hükmetmişlerdi…
Unutmayın: Hz. Hacer’i oğlu İsmail’le kadın başına çölde görenler işinin bittiğini, kurda-kuşa yem olacağını sanmışlardı…
Ve unutmayın: Hz. Muhammed (s.a.v) Mekke’den hicrete zorlayanlar, bir daha asla geri dönemeyeceğini inanmışlardı.
Fakat ne oldu: Nemrut ateşi gülistana dönüştü, Hz. İbrahim o gülistanda yedi gün geçirdikten sonra, gülümseyerek çıktı ve en mutlu günlerini geçirdiğini söyledi.
Hz. Yusuf kuyuya sarkıtılan bir kovanın ipine tutunup kurtulduktan sonra Mısır kralının sağ kolu oldu: Kendisini kuyuya atanlara buğday verdi.
Hz. Yunus’u yutan koca balık adeta bir denizaltına dönüşüp şerefli konuğunu rahat ettirdi, sonra da gezdire gezdire sahile çıkardı.
Hz. Hacer’e zemzem ikram edildi, oğluyla uzun yıllar o bölgede yaşadı.
Hz. Muhammed (s.a.v), terk zorunda kaldığı Mekke’ye, çıkışından on yıl gibi kısa bir süre sonra bir fatih olarak geri döndü ve Mekke’lilerin de halifesi oldu.
Unutmayın: Hayatın senaryosunu siz yazmıyorsunuz.
Elimizden geleni yaparsak, ikram ve inayeti hak ederiz.
Ve İstanbul kuşatması sırasında Akşemsettin'in Fatih'e söyledikleri:
"Kul tedbir alır. Allah takdir eder. Hükümü ve delili sabittir. Lakin kul elinden geldiği kadar gayret göstermekte kusur etmemelidir."

28/10/2006

Karamanoğlu Mehmet Bey’i arıyorum.

Karamanoğlu Mehmet Bey’i arıyorum.
Göreniniz, bileniniz duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı:
“Bu günden sonra, divanda, dergahta
bârgâhta, mecliste meydanda
Türkçe’den başka dil konuşulmaya” diye
Hatırlayanınız var mı?

Dolanın yurdun dört bir yanını,
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehri, fermana
Uyanınız var mı?
Nutkum tutuldu, şaşırdım merak ettim,
Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
Gördüklerine , duyduklarına üzüleniniz var mı?
Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
Gösteri adamının showmen , radyo
Sunucusunun diskjokey,
Hanım ağanın, firstlady olduğuna
Şaşıranınız var mı?
Dükkanın store, bakkalın market, torbanın poşet,
Mağazanın süper, hiper, gross market,
Ucuzluğun, dampimg olduğuna
Kananınız var mı?
İlan tahtasının billboard, sayı tablosunun skorboard,
Bilgi alışının brifing, bildirgenin deklarasyon,
Merakın, uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?
Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
Beldelerin girişinde welcome, çıkışında
Goodbye okuyanınız var mı?
Korumanın, muhafızın body guard,
Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
İtibarın, saygınlığın prestij olduğunu
Bileniniz var mı?
Sekinin, alanın platform, merkezin center,
Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
Özlemin hasretin, nostalji olduğunu
Öğreneniz var mı?
İş hanımızın plaza, bedestenimizin galeria,
Sergi yerlerimizi, center room, show room,
Büyük şehirlerimizi, mega kent diye
gezeniniz var mı?
Yol üstü lokantamızın fast food,
Yemek çeşitlerimizin menü,
Hesabını, adisyon diye ödeyeniniz var mı?
İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini
tripleks,
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?
Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik
Vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya,
Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa,
Sponsorluk diyeniniz var mı?
Mesireyi, kır gezisini picnic,
Bilgisayarı computer, hava yastığını air bag,
Eh pek olasıcalar, oluru pekalayı, okey
diye konuşanınız var mı?
Çarpıcı önemli haberler, flash haber,
Yaşa, varol sevinçleri oley oley,
Yıldızları, star diye seyredeniniz var mı?
Vırvık dağının tepesindeki köyde,
Cafe show levhasının altında,
Acının da acısı kahvesi içeniniz var mı?
Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı
çaldırmayalım derken,
Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
Özün el diline özendiğine, içi yananınız var mı?
Masallarımızı, tekerlemelerimizi, ata
Sözlerimizi unuttuk,
Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninlerimizi kaybettik,
Türkçe’miz elden gidiyor, dizini döveniniz var var mı?

Karamanoğlu Mehmet Bey’i arıyorum,
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı...
Hayal meyal hatırlayıp da, sahip çıkanınız var mı?

  
Ahmet Turan Selçuk

25/10/2006

BİLEMEDİLER...

Evin kapısı vurulduğunda, yaşlı kadın güçsüz bacaklarıyla hole doğru ilerledi. Gelenler, oğlunun asker arkadaşlarıydı. Her ikisi de elini öptükten sonra, uzun boylu olanı:

- Pek fazla vaktimiz yok anacığım dedi. Bir kaç saat izin koparıp hayır duanı almak istedik.

Kadın büyük bir telaşla:

- Olmaz öyle şey diye atıldı. Bir şeyler yedirmeden sizi bırakır mıyım hiç?

Yaşlı kadın bu sözleri, eşinin ve oğlunun sağlığındaki günlerin vermiş olduğu alışkanlıkla bir çırpıda söyleyivermişti fakat işin nereye varacağını düşünememişti.

Diğer asker saatine baktıktan sonra:

- Peki anacım diye cevap verdi, karnımız tok ama,yinede ikişer yumurta kırarsan yeriz.

Yaşlı kadın mutfağa doğru yönelirken, şimdi yan odada oturan gençlerle askerlik yaptığı sırada vatan hainleri tarafından şehid edilen yavrusunu düşünüyordu. O da arkadaşları gibi, sahanda yapılan yumurtayı ne kadar çok severdi?

Kadın titrek elleriyle yumurtaları kırmaya çalışırken ister istemez üzülüyor ve misafirlerine fakirliğini hissettirmemenin çaresini arıyordu.

İyi ama çocuklar ikişer yumurta dedikleri halde, tabaklarında sadece birer yumurta gördüklerinde ne olacaktı?

Yaşlı kadın daha fazla birşey düşünemedi. Ve acizliğinin verdiği tevekkülle yumurtaları alıp kırdığında nurlu yüzü sevinç gözyaşlarıyla ıslandı.

Her iki yumurta da çift sarılı çıkmıştı...
--------------------------------------------------------
Cüneyd Suavi'nin "Hayatın İçinden" eserinden alınmıştır.


                                    *******

                     Anlayamadı hiç kimse
     Çöldeki üc bes çiçegin nasıl canlı kaldıgını
                     Bilemediler nedense
       Çiçeklerin, arasında bir sehidin yattıgını....


 

 

25/10/2006

YENGEÇ ILE ANNESI


- "Neden böyle yan yan yürüyorsun yavrum" diye sorar anne  yengeç çocuğuna.
    Düzgün yürüsene ! " der.
-  "Pekala anne" der çocuk.
    "Sen önümden düzgün yürü, ben seni takip ederim. "


    DERSIMIZ;
   HAREKETLER SÖZLERDEN ÖNDE GELIR..

Kategorilerim

Bağlantılarım



Blogcu ile yapıldı
Online Blogcu Ziyaretçi Sayacı